Bir Evden Bir Memlekete, Sonra Bir Tarih Dersine
Murat Beyazyüz
Yıldız Sarayı’nın haremine, padişahın yatak odasına küçük bir menteşe takmaya gelen marangozu içeride unuturlar; kapı üstüne kilitlidir, iki saat geçer. Canı sıkılır, padişahın yatakta ne giydiğini merak edip bir dolabı açar ve deste deste yüz liralık kaime bulur. Kâğıtlardan beşini zembilinin dibine, zımpara kâğıtlarının arasına sokmayı tasarlar, çünkü beş yüz liraya üç katlı kâgir bir ev alınır. Sonra dehşete kapılıp desteyi geri atar. Bir Mülkiyet Kalesi böyle açılır ve kitabın bütün gerilimi daha ilk on sayfada yerine oturur. Marangozun adı Mahir Efendi’dir. Şebinkarahisar’ın bir köyünden on dört yaşında İstanbul’a gönderilmiş, okuma yazma öğrenmeden çıraklıktan padişahın hususi kalfalığına yükselmiş bir adamdır ve hayattaki en büyük arzusu kâgir bir eve sahip olmaktır, çünkü onun gözünde ev İstanbul’a tutunmanın ve köylülükten uzaklaşmanın aracıdır. Romanın on iki bölüm başlığı bu arzunun yolunu tek tek adlandırır. Kitap Sarayı Hümayunda başlığıyla açılır, Bir Köylü Çocuğu’ndan, Kâgir Ev’den ve Mal Hırsı’ndan geçer, Seferberlik’i, Bozgun’u ve Mütareke’yi aşar, Bir Mülkiyet Kalesi’yle biter.
Kemal Tahir’in babası Şebinkarahisarlı Tahir Bey, Yıldız Sarayı’nın marangozhanesinde padişahın özel işlerini görüyordu ve II. Abdülhamit’in yaverliğine kadar yükselmişti. Annesi Nuriye Hanım Adapazarlı bir Abaza’ydı; küçük yaşta saraya alınmış, Naile Sultan’ın aracılığıyla Tahir Bey’le evlenmişti. Yazar Vezneciler’de doğmuş, Kasımpaşa’daki Cezayirli Hasan Paşa mektebinde okumuştu. Roman yazarın 1973’teki ölümünden dört yıl sonra, 1977’de çıktı.
Romandaki Mahir Efendi’nin memleketi, mesleği ve saraydaki konumu Tahir Bey’inkiyle, karısı Canseza’nın soyu ve saray geçmişi de Nuriye Hanım’ınkiyle büyük ölçüde örtüşür. Ev Vezneciler’dedir, evin büyük oğlu Murat Cezayirli Gazi Hasan Paşa iptidaisine gider. Başlarına gelenlerin ne kadarı hatıra, ne kadarı kurmaca, bunu bilmiyoruz.
Romanın en iyi sayfaları açılışın etrafında toplanır. Kemal Tahir Abdülhamit’in iktidarını koridorda bekleyen bir marangozun gözünden gösterir; jurnaller, ihsanlar ve rütbeler Mahir Efendi’nin dar ama sahici bakışında anlam kazanır. Padişah onun için hem devletin başıdır hem ustalığına saygı duyulacak bir marangozdur ve bu yakınlık siyasal sadakatle meslekî hayranlığı birbirine karıştırır. İstanbul ağzı canlıdır, diyaloglar rahat akar, kişiler birkaç cümle içinde mizaçlarıyla belirir, marangozhane sahneleri tiyatro metni gibi okunur.
Aynı yakınlık evin nasıl edinildiğini de belirler. Mahir Efendi evi padişah iradesiyle mahlulden, yani mirasçısız ölenin devlete kalan mülkünden alır. Naile Sultan bir şart koyar, evin bir kısmı Canseza’nın üstüne tapulanacaktır. Mahir Efendi tapu dairesine giderken buna razıdır, evin yarısını ne olursa olsun karısına vermeyi kararlaştırmıştır, ama müdür hisse olup olmadığını sorunca ürker ve “Hissedar yok!” der. Yazar ekler: “Sesini kendisi de beğenmedi.” Kâgir ev böylece tek başına onun olur. Tapuyu alıp arabaya bindiğinde yine de sevinemez, çünkü vicdanı ağırdır ve Naile Sultan duyarsa evi geri alırlar diye korkar. Aklından şu geçer: “İnsan parasını bir tamam saymadıkça mal sahibi olamaz vesselam!” O akşam karısına tapu müdürünün önünden geri döndüğünü söyler; romanın deyişiyle bütün o karmakarışık hisler eve yaklaşırken “birdenbire utanmazlığa ve kurnazlığa kadar” yuvarlanmıştır. Romanın anlattığına göre Meşrutiyet’ten sonra çıkan bir kanun, tahttan indirilen padişahın iradeyle verdiği bütün mahlul evleri geri alır; sahibi evini ancak bedelini ödeyerek elinde tutacaktır. Kanunun tanıdığı tek istisna kadınlara hibe edilen evlerdir. Mahir Efendi tapu dairesinde “Hissedar yok” demeseydi, yani evin bir kısmı Canseza’nın üstüne yazılsaydı, kanun oraya dokunmayacaktı. Ömründe yirmi altını bir araya getirememiş adamdan tam üç yüz altmış altın isterler. Mahir Efendi parayı bankadan değil, cami avlusunda iş gören dul faizci Hayriye Hanım’dan alır.
Evin hikâyesi tapuyla bitmez. Borç veren kadınla borçlu bu arada birbirlerine “oğlum” ve “anneciğim” demeye başlamıştır. Sonra seferberlik gelir, Mahir Efendi cepheye gider. Hayriye Hanım, “oğlu” cephede sakat kalırsa alacağını geri alamayacağını düşünür ve kendi kesesinden masrafa girip evi gelir getiren bir yere çevirir; merdivenler mermer olur, orta kat Beyoğlu’ndakiler gibi iki daireli bir apartıman katına dönüşür, bahçenin yerine kiralık odalar ve bir fotoğrafhane diktirir. Gerekçesi de şudur: “Şimdi iki altın getirirse, ilerde dört altın getirecek.” Yazar sonucu tek cümleyle söyler: “Ev, evlikten çıkıp akaret haline gelmişti.” Akaret, gelir getiren mülk demektir.
Evin bütün dönüm noktalarında bir kadın vardır. Kâgir evi isteyen Mahir Efendi’dir, romanın deyişiyle “büyük kâgir ev” Canseza’yı “o kadar alakadar etmez”. Ama çareyi o bulur, durumu, saraydan çıkınca kendisini konağına alıp evlendiren Seccadecibaşı İzzet Bey’in hanımı aracılığıyla Naile Sultan’a duyurur, sultan da padişah babasından iradeyi alır. Kocasının ona söylediği şudur: “Erkek kısmı kırk senede bir kere karı sözü dinleyecek.” Savaş yıllarında aileyi ayakta tutan da Canseza’dır. Yine de romanın kadınlara bakışına itirazlarım var. Roman Canseza’yı sık sık çocuklaştırır, parayı bilmemesini ve kocasına gösterdiği itaati sevimli özellikler gibi sunar; yangın gecesi iskambil oynarken “Yirmi iki, bir de papaz kaç eder!” diye sormasını yazar kocasının gözünden “ne güzeldi” diye anlatır. Canseza, romanın deyişiyle, “bir adamın yalnız birisinde oturduğu, diğerlerini yabancılara bıraktığı halde, niçin üç tane ev sahibi olduğunu bir türlü” anlayamayınca da cevabı “E artık sen saçmalıyorsun!” olur; halbuki o soru, mülkiyet üzerine bu romanın sorduğu en keskin sorudur ve roman onu bir kadının saçmalığı diye kapatır. Altı yaşında ailesinden koparılıp esirciye satılması ise romanın üzerinde yeterince durmadığı ağır bir meseledir; Kemal Tahir sarayı içeriden, sıcak bir gözle anlatır, cariyelik düzeninin zorlayıcı tarafı geri planda kalır.
Beni bu kitaba bağlayan, büyük oğlan Murat’ın gözüdür, çünkü o çocuk yazarın kendisidir. Murat, işgal İstanbul’unda İngiliz polisi onu yakalayınca dilsiz taklidi yapıp kurtulur, Yüksekkaldırım’da babasının bir Fransız zabitini sokak ortasında vurmasını seyreder. Aynı Murat Karılar Koğuşu’nda cezaevindeki İstanbullu gazeteci, Yol Ayrımı’nda Vakit gazetesinin muhabiri diye karşımıza çıkar; Vakit muhabirliği de cezaevi de Kemal Tahir’in kendi özgeçmişidir, yazar Vakit gazetesinin eski çalışanı ve 1938 Donanma davasının on beş yıllık mahkûmudur. Hangi sahnenin yaşanmış, hangisinin sonradan kurulmuş olduğunu kestirmeye çalışmak okumanın bir parçası oluyor ve bu çocuk sayesinde roman görülmüş bir hayat gibi okunuyor. Kitabın ileride ikiye bölünmesini ben bu çocuğun gözünün nereye kadar yettiğiyle açıklıyorum; Murat’ın görebildiği hayat tükenince anlatı belgeye kaçıyor.
Roman ortasına geldikten sonra üslup değiştirir. İlk bölümlerde kişiler ve diyaloglar üzerinden yürüyen roman son üçte birinde belgesele yaklaşır.
Kemal Tahir Mustafa Kemal’in Meclis’teki gizli celse konuşmasını neredeyse tutanak halinde aktarır, Tekalif-i Milliye emirlerini “nal, mıh, yem torbası, yular, belleme, kolan, kaşağı, semer ve urgan” diye madde madde sayar, fırka hareketlerini ve komutanlar arasındaki çekişmeleri sayfalarca sürdürür. Tensik ve kuvve-i maneviye gibi terimler çoğaldıkça konuşma canlılığı azalır. Mahlul nedir, tebdil-i hava nasıl alınır, redif taburu kimlerden kurulur diye merak eden okur bu kitapta dipnotlu bir usul dersi bulur; karşılığında Kuvayı Milliye bölümünün ikinci yarısında, hiçbir roman kişisinin sahneye çıkmadığı yirmi beş kadar tutanak sayfasına katlanır.
Kemal Tahir külliyatını 2022’nin sonunda yeniden yayımlamaya başlayan Ketebe Yayınları bu romanı dizinin ilk kitabı yaptı ve külliyatın önsözünü yazan sosyolog İsmail Coşkun onu Kemal Tahir dünyasına giriş diye sundu; ben Kemal Tahir’i ilk kez okuyacak birine bu kapıdan girmesini önermem. Romandaki sorun temponun düşmesinden büyüktür. İlk kısım tarihsel malzemeyi kişilerin hayatına yedirir, son kısım ise kişileri tarihsel bilginin taşıyıcısına dönüştürür.
Bu belgeselleşmeyi kitabın Kemal Tahir’in ölümünden sonra yayımlanmış olmasına bağlayacaktım. Sonra romanın son cümlesinin altındaki şu kayda takıldım: 5.8.1946, Çorum Cezaevi. Demek ki otuz altı yaşındaki mahpus Kemal Tahir bu nüshayı o gün sona bağlamıştı; yayıma hazır saydığı biçim bu muydu, bilmiyoruz. Elimizdeki metni eşi Semiha Tahir sarı defterlerden derlemiş ve aynı Semiha Tahir 1975’te Pakize Kutlu’ya kocası için şunu söylemişti: “Bir romanı düzeltmeden, bazı bölümlerini yeniden yazmadan yayımladığı mümkün değildi ki.” Belgeselleşmenin iki açıklaması böylece açık kalıyor; genç yazarın belgeyi olduğu gibi romana taşıma alışkanlığı da olabilir, yapılmamış son redaksiyonun izi de. Fethi Naci yıllar sonra Yorgun Savaşçı için “yararlı bir roman”, daha doğrusu “güçlü bir röportaj” diyecektir; aynı hüküm buraya da oturuyor. Romanı bugünün Kemal Tahir bilgisiyle, kerim devlet fikriyle okumak ise bizi yanıltır, zira yazar o fikri yirmi bir yıl sonra Devlet Ana’da merkeze alacaktır.
Kitabın ağırlaştığı bu sayfaları askerî tarih diye geçmek de haksızlık olur. Romanın siyasi fikirleri orada, komünist marangoz Adil Usta’nın ağzında toplanır. Mustafa Suphi ile arkadaşlarının Karadeniz’de öldürülüşünü o anlatır ve katledilenler için “namağlup on altı kaleydi” der. Başkumandanlık Kanunu tartışılırken de şunu söyler: “Hiçbir diktatör, hiçbir müstebit başlangıçta haksız değildir ki…”
Roman bu gürültüden sonra yeniden eve döner. Kar fırtınalı bir gecede Beyazıt’ta, Mahir Efendi’nin evinin birkaç kapı yukarısında yangın çıkar. Mahir Efendi tulumbacılarla pazarlık eder, kimse dama çıkmayınca hortumu kendi alır ve ateşe küfrede küfrede geri çekilirken oluktan boşluğa yuvarlanır. Ev de yanar. Ertesi gün Gureba Hastanesi’nde, otuz beş yataklı bir koğuşta ölür. Karısına son söylediği şudur: “Karıcığım, yarın benim takım zembilimi hazırla!”
Balkan’ı, Çanakkale’yi, Sakarya’yı ve şakağına giren kurşunu atlatan adam bir evin damından düşerek ölür. Yangından on sayfa önce, savaştan ev ve akaret sahibi dönen Mahir Efendi, eski arkadaşı Adil Usta’ya birlikte bir marangozhane açmayı, birkaç kalfayla birkaç çırak çalıştırmayı teklif etmiştir. Komünist usta teklifi geri çevirir ve şunu söyler: “Senin ahlakın bozuldu Mahir Usta! Akaret sahibi olmak seni berbat etti.” Kitabın adı asıl anlamını bu cümlede bulur. Adil Usta teşhiste haklı, tarihte eksiktir; Mahir Efendi’nin bozulması tapu dairesinde, “Hissedar yok!” dediği anda başlamıştır, kendisine evi sağlayan kadınlardan birinin payını orada silmiştir ve akaret o kırılmanın son biçimidir. Zembil cümlesi Mahir Efendi’nin nakaratıdır; Meşrutiyet’ten sonra tekaüde sevk edildiğinde karısına “Haydi benim takım zembilini hazırla!” demiştir, ikinci tekaütte aynı sözü tekrarlamıştır. Adil Usta aynı konuşmada ona bu “en kabadayı” tarafını hatırlatır ve ekler: “Galiba artık takım zembilini sırtlamak hoşuna gitmiyor.” Mahir Efendi’nin son sözü nakaratın üçüncü tekrarıdır ve Adil Usta’nın sitemine verilmiş bir cevap gibi okunabilir. Aklına mülkü değil takım çantası gelir, ama o çantayı, yani zembilini omuzlayacağı bir yarın yoktur.
Kemal Tahir, Bir Mülkiyet Kalesi, İthaki Yayınları (6. Basım), İstanbul, 2011, 588 sayfa.
Benzer yazılar okumak için kategori seçebilirsiniz.


Bir Cevap Yazın